Yetkili
Admin : Şifre : :
           
KORUNAN VE KORUYAN KURAN
Kategori: Kuran
Okunma: 2962
Tarih: 23.12.2010
Saat: 10:27:45
Ekleyen: Nihat Kaplan
Punto:


Yorum yazın
1933 <-Güvenlik kodu

KORUNAN VE KORUYAN KURAN

 

Manevi gücümüzün menbaı, yüce dinimizin temel kaynağı Kur’an’ın korunmasını bizzat Allah (cc) üzerine almıştır ve bunu Kur’an’da deklare etmiştir.  Hicr suresi 9. ayette,

“Muhakkak zikri (Kur’anı) biz indirdik ve biz onu koruyacağız.” 

Vakıa suresi 11 ve 12. ayette,

“O, değerli bir Kur’andır, saklı bir kitaptadır.”

Fussılet suresi 42. ayette ise,

“O’na ne önünden ve ne de ardından bir batıl karışamaz. Hikmet sahibi, hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”

Kur’an’ın korunmuşluğunu, bir harfinin bile değişmeden günümüze ulaştığını dost-düşman herkes kabul etmektedir. Kur’an’anın tahrif edildiğini ispat gayesiyle yola çıkan İngiliz müsteşrik/oryantalist Sir William Miur, yaptığı araştırmalar neticesinde bilim adamı sıfatının da verdiği sorumluluk ile şu itirafı yapmıştır:

“On iki asır, metninin sağlamlığını bu kadar muhafaza eden başka bir kitap yoktur.” 

Necip fazıl’ın diliyle, “Onda ebedi nizam onda iç ve dış sırlar,onu zaman silemez eskitemez asırlar.”Evet Kur’an korunmuştur ama bu kendiliğinden olmamıştır. Peki nasıl olmuştur?  Kur’anın korunması iki şekilde olmuştur:

1-Yazı yoluyla:

Musa Carullah’ın ifadesine göre Ku’an-ı Kerim 2 Şubat 610 çarşamba günü nazil olmaya başlamıştır. Yine aynı şahsın verdiği bilgilere göre vahiy meleği Cebrail, vahyi peygamberimize bir dîbâ üzerinde yazılı olarak göstermiştir.

Alışık olmadığı bir durumla karşılaşan Allah Resulü heyecanlanmış, korkmuş, evine gelerek “beni örtün” buyurmuştur. Vahiy ona ağır gelmiştir.

Kur’an bunu şöyle ifade ediyor:

“Ey Örtünen! Kalk azı hariç gecenin yarısını veya biraz eksilterek veya artırarak ayakta geçir. Ve Kur’an-ı düşüne düşüne oku. Şüphesiz biz sana ağır bir söz indireceğiz.”

Allah Resulü ümmi yani okuma-yazma bilmeyen bir peygamberdi. Bu sebeple nazil olan Kur’an ayetlerini vahiy kâtiplerine yazdırıyor, kontrol ettikten sonra halka arz ediyordu. Her sene Hz. Peygamber Ramazan ayında, o zamana kadar vahy edilmiş olan bütün Kur’anı Cebrail ile mukabele ederdi. Vefatından önceki Ramazanda bu mukabele iki defa olmuştur.

Aralarında sıddık ünvanlı Hz. Ebubekir, adaletin timsali Hz. Ömer, haya timsali Hz. Osman, ilmin kapısı Hz. Ali, deha komutan Halid b. Velid, Kur’an’ın sesinde çoştuğu Übey b. Ka’b, Resulullah’ın mihmandarı Ebu Eyyüp el-Ensari, cenazesini meleklerin yıkadığı Hanzala b. Rebi’ ve Kur’an-ı cemeden komisyonun başkanlığını yapan, Resulüllah’ın tercümanı Zeyd b. Sabit gibi sahabilerin de bulunduğu katip topluluğu yazdıklarından bir nüshayı yanlarında bırakıyorlardı. Böylece Kur’an ayetleri peygamber hayattayken yazılmıştı.

Efendimizin vefatından kısa bir zaman sonra vuku bulan Yemame savaşında vefat edenlerin çoğunun hafız olması Hz. Ömer’i tedirgin etmiş ve bu tedirginliğini Hz. Ebu Bekir ile paylaşmış, ona Kur’an’ın cemedilmesini teklif etmişti. Önceleri bu teklife sıcak bakmayan Hz. Ebubekir, Vahiy katiplerinden Zeyd b. Sabiti çağırmış, Hz. Ömer’in de hazır bulunduğu bir mecliste konuyu açmıştı. Zeyd b. Sabit “…parçalanmış bir dağı toplamamı bana söyleseydiniz bu kadar ağır gelmezdi.” diyerek mukabele de bulunmuştu. Ama bunda hayır olduğu üzerinde duran Hz. Ömer’in ısrarı ile teklif kabul edilmiş ve Zeyd b. Sabit’in başkanlığında Kur’an suhuflar halinde cemedilmişti. Hz. Ebubekir’in yanında arşiv halinde bulunan Kur’an onun vefatıyla Hz. Ömer’e geçmişti. Deri, kemik gibi farklı malzemeler üzerinde yazılı Kur’anı Muhammed Hamidullah’a göre Hz. Ömer yazdı ve bu nüsha onun vefatıyla kızı, Resulüllah’ın hanımı Hafsa’ya kaldı.  

Hz. Osman döneminde ise şöyle bir hadise cereyan eder:

Ermenistan savaşında bulunan Huzeyfe b. El-Yeman dönüşte evine uğramadan halifenin yanına gider ve ona der ki, Şam’lılar, Iraklılar’ın duymadığı Übey b. Ka’b’ın kıraatini okuyorlar, Iraklılar ise Şam’lıların duymadığı Abdullah b. Mes’ud’un kıraatini okuyorlar, sonra birbirleri ile tartışıyorlar herkes kendi okuduğunun doğru olduğunu söylüyor.

Bu hadise üzerine Hz. Osman harekete geçer Hz. Hafsa’nın yanındaki mushafı ister ve çoğaltıp yedi ayrı merkeze gönderir.

Hz. Peygamber döneminde noktalı ve harekeli olan Mushaf, mevcut lehçeleri tespit etmek, sonradan ortaya çıkabilecek okuyuş şekillerini ve buna bağlı tahrif faaliyetlerini önlemek için noktasız ve harekesiz olarak gönderilir.

Bölgelere gönderilen noktasız ve harekesiz Mushafların kıraat şekilleri, sağlam senetler, sahih rivayetler ve tarikler ile erbabınca tespit edilir, Allah resulünün “Kur’an yedi harf üzerine inmiştir.” Sözüne de uygun olarak yedi kıraat üzerinde ittifak edilir.

Bunlar Mekke’de İbn Kesir, Medine’de Nafi, Şam’da İbnu Amir, Basra’da Ebu Amir ve Yakup, Küfe’de Asım ve Hamza kıratlarıdır.

Bu yedi kıraate İmam el-Beğavi Yakup el-Hadremi, Ebu Cafer ve Halef b. Hişam’ı ilave ederek ona çıkarır meşhur kıraat alimi İbnu’l-cezeri’de bu isimleri teyit ve tasdik eder.

Sadece bununla yetinilmeyip şaz kıraatler bile tespit edilmiştir. Şaz kıraate örnek verecek olursak, انما يخشي الله من عباده العلماء  ayetindeki lafzatullahi ötre okumaktır. O zaman mana “Allah’tan ancak alimler korkar” yerine “Allah ancak alimlerden korkar olur.” Böyle okuyan bilmeyerek okursa ikaz edilirdi, ancak bilerek okumada ısrar ederse tazir edilirdi.

Görüldüğü gibi Kur’an ile ilgili hiçbir ayrıntı kaybolmamıştır, hepsi kaydolmuştur. İşte Kur’an’ın lehçelere göre farklı okunması ve bunun en ince ayrıntısına kadar tespit ve takyid edilmesi en büyük delilidir.

Bu faklılıkları inceleyen, araştıran ve öğreten ilim dalına “Kıraat ilmi” denmiştir.

Gazzali Kur’anı bir inciye benzetir ve Kur’anın orijinal dili Arapçayı ise inciyi koruyan sadefe. Kur’anı koruyabilmek için orijinal dilinin de korunması gerektiğini vurgular. Arap dilinin anlaşılması için ise beş sınıf ilme ihtiyaç duyulduğunu söyler. Bu ilimleri Lügat ilmi, Nahiv ilmi, Tecvit ilmi, Tefsir ilmi diye sıralarken bunlardan birisi de Kıraat İlmi der.

Biraz önce ifade ettiğim yedi harf meselesini kısa bir şekilde temas etmek istiyorum:

Kur’an yedi harf üzere nazil olmuştur. Bu yedi harften maksat kabilelerin birbirinden faklı lehçeleridir. Hz. Ömer ile Hişam b. Hakim arasında geçen şu meşhur olay bunun delilidir. Hişam b. Hakim’in Furkan süresini faklı harflerle okuduğunu duyan Hz. Ömer namazın sonunu zor getirir ve namaz bitince Hişam’ın yakasından tutarak Resulullah’ın huzuruna çıkartır ve Hz. Ömer “Bu şahıs Kur’an’ı senin bize öğrettiğin gibi okumuyor diye şikayette bulunur. Allah Resulü yakasını bırakmasını söyler, her ikisine okuttuktan sonra her ikisini de tasdik eder ve buyurur ki: “Kur’an yedi harf üzere indirildi, şimdi hangisi kolayınıza geliyorsa öyle okuyun.”

Yedi harf ihtilafı çeşitliliktir yoksa çelişkilik değildir. Kur’an’ın bu çeşitlilik ve farklılık ile günümüze kadar gelmesi Kur’an ile alakalı hiçbir ayrıntının kaybolmadığına, ona ne önünden ne de arkasından bir ilavenin yapılmadığına/yapılamayacağına, böylece korunduğuna delildir.

2-Ezber yoluyla:

Kur’anın ilk hafızı Allah Resulüdür. Onun hafızlık hocası tabir caizse Allah (cc)dur. Şu ayetler bunu ifade etmektedir.

 “(vahyi almak için) dilini kımıldatma. Onu toplamak ve okumak bize aittir. Biz onu okuduğumuz zaman ona uy. Sonra açıklaması yine bize aittir.”Başka bir ayette

“Sana Kur’anı okutacağız ve sen onu unutmayacaksın” buyruluyor.

Kur’an’ı ezberine alan Allah Resulü namazlarda kıraatin çoğalması için ashabını ezber yapmaya teşvik ediyordu.

Buhari şarihi Fethu’l-Bari müellifi ünlü hadis alimi İbn Hacer el-Askalani’nin beyanına göre Ashab arasında hafız sayısı 700’ün üzerindedir. Bazıları bu sayıyı bine kadar çıkartmaktadır.

Allah Resulü hafızlara çok değer veriyordu. Hicretin dördüncü senesiydi, Uhud savaşından on dört ay sonraydı Resulüllah bir ay boyunca öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazında son rekatın rükusundan kalkıp “semiallahu limen hamideh” deyince Süleym oğullarından Ri’l, Zekvan, Beni Lihyan ve Usayya oğullarına beddua etmiştir.

Ne olmuştu ki Taif’te taşlanan, Mekke’de dışlanan, Kabede başından aşağı işkembeler boşanan, Uhud’da sevdiklerini kaybeden peygamber beddua etmemişti de burada etmişti.

Olay şu idi; Amir b. Malik Medine’ye geldi. Resulüllah ona İslam’ı teklif etti. O, ne Müslüman oldu ne de İslam’dan uzak kaldı. Ama Allah Resulüne Necid ahalisine İslam’ı tebliğ edecek kişiler göndermesini söyledi. Allah Resulü Necid halkına güvenmediğini söyleyince Amir, teminatın kendisi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Resulüllah Suffa ashabından 70 hafızı görevlendirdi. Ancak yukarıda isimleri zikredilen kabileler bu hafızları Bi’ru Maune denen mevkide şehit ettiler. Bu olay resulüllah’ı çok üzdü. Siyer kitaplarına Bi’ru Maune vakıası diye geçen bu olay peygamberimizin bir boyunca beddua etmesinin sebebi olmuştur.

Hicretin ilk asırlarında Kur'an hıfzı ve tâlimi çalışmaları daha çok camilerde yapılıyordu. Medine'de Mescid-i Nebevî'nin dışında dokuz mescidde daha Kur'an öğretimi devam etmiştir. Ayrıca Mahreme b. Nevfel'in evi gibi "dârülkurrâ" denilen yerlerde de Kur'an tâlimi yapılmış olması muhtemeldir.

Zaman içerisinde Kur'an hıfzına olan ilgi artarak devam etmiştir. Harun Reşidin sarayından arı kovanı gibi Kuran hafızlarının seslerinin geldiği rivayet edilmektedir.

Bu müesseseye en çok hizmet eden milletlerden olmakla iftihar ediyoruz. Yıldırım Bayazıd’ın İbnu’l-Cezeri’yi 1395’de Bursa’ya davet etmesinden sonra Kur’an hafızlarının sayısında ciddi artışlar olmuştur. Kur’an hıfzına uygun “Daru’l-Kurralar” bina edilmiştir.

Üzerinde yürüdüğümüz bu topraklardan da eli ayağı öpülesi birçok hafızu’l-Kur’an, hadimu’l-Kur’an’lar gelip geçmiştir. Mehmet Rüştü Aşık Kutlu, Gönenli Mehmet Efendi, Hacı Dursun Efendi bunların bir kaçıdır. Bu hoca efendiler büyük bir özveri ile, evlerini Kur’an Kursu yaparak, hanımları kursun aşcısı, kendileri bu kursun hem hocası hem hademesi konumunda, Kur’an’a ve hafızlık müessesine büyük hizmet etmişlerdir. Hem Kur’anı korumuşlar hem de Kur’an ile nesillerimizi korumuşlardır.

Şu anda Türkiye’de resmi rakamlara göre 62.500’ü erkek, 26.400’ü kız olmak üzere 88.900 hafız bulunmaktadır.

Onlar, Resulüllah’ın şu sözlerini kendilerine rehber edinmişlerdir.

“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizidir.”“Kim Kur’an-ı öğrenir, okur ve sonra da onu ezber edip hafız olursa Allah onu cennetine koyar ve kendisine, ailesinden cehenneme müstehak olmuş on kişiye de şefaat edip kurtarma yetkisi verilir.”

Tarihte kendisini Kur’an öğretmeye vakfeden Abdurrahman es-Sülemi’de “beni kırk yıl bu mesleğe bağlayan peygamber efendimizin bu sözleridir” demişti.

Milletimizin hafızlık algısı çok farklıdır. Hafız olmak, milletimiz nezdinde özel bir statüdür, büyük bir makamdır. Milletimiz hafızlara yürüyen Kur’an der, ismi ile çağırmaz (hafız efendi der), önlerinde yürümez, sohbetlerde başköşeye oturtur, evliliklerde tercih sebebi sayar hatta abdestsiz hafıza dokunmayı su-i edep addeder.Hafızlık, Kur’an’ın kalplere yazılması, hafızalara kazınması, satırlardan sadırlara dökülmesidir.   KUR’AN’IN KORUMASIKur’an koruması altına girmek O’na karşı görevlerimizi yapmakla mümkün olacaktır. Kur’an’a inananların Kur’an’a karşı dört görevi vardır:

1-Onu okumak

Enes b. Malik’ten rivayet edilen bir hadiste Resulüllah (sav) : “Gerçekten insanların arasında Allah’ın ehli olanlar vardır.”buyurmuştur. Kimlerdir? Onlar ey Allah’ın elçisi denildiği zaman da “Kur’an ile meşgul olanlardır” şeklinde cevap vermiştir.

Allah Resulü Kur’an okuyan mü’mini, turunç meyvesine benzetir. Hem tadı hem de kokusu güzeldir. Kur’an okumayan mü’mini ise tadı güzel fakat kokusu olmayan hurmaya benzetmiştir.”

Diğer bir sözlerinde Resulüllah (sa)“Kur’an’dan hiç okumayanın kalbi, harab bir ev gibidir ki bu kalp huzurdan yoksun ve hayırdan mahrumdur. Kur’anı okuyabilen kimsenin kalbi ise, mamur bir ev gibi hayırla dolmuş ve güzelliklerle süslenmiştir.”

2-Onu anlamak

Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Basra valisi iken Halife Ömer'e yazdığı bir mektupta Basra'da pek çok kimsenin Kur'an'ı ezberlediğini bildirmiş, halife de onlara maaş bağlanmasını istemişti. Ebû Mûsâ ertesi yıl hafız sayısında büyük bir artış olduğunu haber verince Hz. Ömer,

 "Onları kendi hallerine bırak. İnsanların Kur'an'ı ezberlemekle meşgul olurken onun hükümlerini öğrenmeyi İhmal etmelerinden kaygı duyuyorum" diyerek hafızlara maaş bağlamanın sakıncalı olacağı kanaatine vardığını belirtmiştir (Abdülhay el-Kettânî, III. 95).

Milli Şairimiz M. Akif’in dediği gibi

“Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’an’ın,

Zira hiçbirimiz kaydında değil mananın.”

Hafız olmak Kur’anı sadece hafızaya yüklemek değil onun anlamını da yüklenmektir.

Alıcılarını fısk, şirk, küfür, nifak, kibir vb. günahlar ile bozmayanlar Kur’anı çok rahat anlayabilirler.

3-Onu yaşamak

Küfe muallimi Abdullah b. Mes’ud, biz Kur’an ayetlerini on’ar on’ar ezberlerdik, ezberlediklerimizle amel etmeden diğerlerine geçmezdik” diyordu.

Seyyid Kutup’da, “Onlar Kur’anı kültür, bilgi, haz için değil uygulamak için okurlardı” diyor.

Ali İzzet Begoviç, “Kur’an edebiyat değil, düşünce kitabıdır, yaşam tarzıdır.” diyor.

Kur’an, kendisini yaşamak niyetiyle okumayanlara sırrını açmaz.

4-Onu Yaymak

Kur’an-ı terk edenlerden Resul şikayetçi olacağını Kur’an bize haber veriyor:

“Resul diyecek ki; Ya Rab! Kavmim bu Kur’an’ı mehcur ittihaz ettiler.”

İttihaz, görünürde benimseme demektir. Mehcur ise, dikkate değer bulmamaktır.

Ku’an-ı koruduğumuz ölçüde Kur’an bizi koruyacaktır. Tıpkı evi koruduğunuz ölçüde evin bizi koruması gibi, elbiseye sarıldığımız ölçüde elbisenin bizi ısıtması gibi.   

Enver Osman KAAN

İlahiyatçı-Yazar


Paylaş :

Yorumlar
Henüz Yorum Yazilmamış!



NihatKaplan.org
 
 
Edit from PorDus.Com Version 4.0